Son Durum

Füsun Karamürsel'den bildiriyor...
Dün oldukça bayık, sönük, bürokratik geçen, bloglardaki kutlamaların yüzde biri kadar bile içten ve coşkulu olamayan bayram kutlamasının ardından koştur koştur Karamürsel'e anneme geldik. Nereye koşturuyorsak artık. (anlatacağım)
Aslında 3,5 günlük tatili evimizde geçirelim diyordum ama hem sabahları geç kalkabilecek olmanın cazibesine dayanamadım hem buradaki bazı ufak işlerim ve annemin de ısrarı sonucu kendimi burada buldum.

Annemim bizde yaşamasından mütevellit ev tam takır kuru bakır şeklinde olduğundan yüklü bir alışveriş yapıp eve geldik. Defne yolda yine uyuyakaldı kuzucum. Hepimiz aç, elde çantalar, torbalar vesaire derken o da ne annem anahtarını bulamıyor, ve kesinlikle hiçbirşey hatırlamıyor. Sıfır veri, kilitli mi değil mi, anahtarı alıp mı kaybetti, içeride mi bilmiyoruz. Çağırdığımız ilk çilingir kapının sadece çelik kapı değil amerikan kapı olduğunu söyleyip gidiyor!!!??? Amerikan kapıyı da ilk kez duymuş oluyoruz. Yerine başkasını yolluyor neyse ki. Adamcağız bayağı bir uğraştıktan sonra alttan ve üstten sıkı sıkıya kilitlenmiş kapıyı açıyor. (Anahtar nerede acaba?) Alt kilidi değiştirip 85 lirayı da alıp gidiyor. Takamadığı parçaları da sonra getirip biraz daha para alıp tekrar gidecekmiş, öyle dedi...

Biz bu arada üst kat komşuda bekledik neyse ki. Defne 1 yaşındaki Beren'le oynadı biraz, annesinin bütün ikramlarını geri çevirdi, çorbaları koltuklara dökmek suretiyle içmedi. Eve geldik gene birşey yediremedik. Bir oturuşta iki kase çorba içip daha da isteyen çocuk ağzına çorba sürmüyor. Kaşığı görür görmez doydum diyor. Sanırım midesi bulanıyor, burun akıntısı azaldı ama hala az da olsa var. Keyfi gelip gidiyor, ateş yok, öksürük çok çok az. Ama daha iyi neyse ki. Makarna, patates gibi şeyler yemek istiyor. Akşam makarna yerken ağzına sokuşturduğum brokoli çorbasına itiraz etmedi, yedi biraz. Sürekli armut sayıklıyor, biz de veriyoruz bol bol.
Elimle arkaları kontrol ettim, biraz kabarıklık var gibi ama diş mi hala anlayamadım.
Bakalım göreceğiz, bu arada annemin buralar çok soğuk, bugün kaloriferi yaktık ilk defa. Kış geliyor sanırım.

Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun B.E.Ö. Cumhuriyet

Şimdiye kadar Defne'ye Atatürk ve Türk Bayrağını tanıtmadığımı bu haftaki etkinlik konusunu görünce farkettim. Bugün okuldan iki bayrak getirdim ve Atatürk kartpostalıyla beraber Defne'ye verdim. Bayrağı pek kavrayamadı, daha çok üzerindeki hilale bakıp aydede aydede dedi ama Atatürk ismini hemen öğrendi, bu kim diye sorunca, söyledi, nerede deyince gösterdi.
Önce bayrağı bisikletine takıp Atatürk resmiyle Cumhuriyet Turu attık evde.


Sonra bayraklarla ve kartpostalla odasındaki rafa Atatürk köşesi hazırladık. Birkaç gün boyunca orada kalacak. Yerimiz geniş olsa, keşke sürekli orda kalsalar. Bakalım belki duvara asarız.

Nezle mi Diş Mi?

Defne'nin kurabiye-ıhlamur keyfi...
Oysa hafta sonu ne kadar güzeldi, gezdik dolaştık, hava da sıcaktı. Pazar günü tam yatırmaya hazırlanırken, nefes aldığı sırada Defne'nin burnundan çok hafif hırıltılar geldiğini duydum. Belli belirsizdi ama insan farkediyor, normal değil, biraz değişik diyebiliyorsun. O gece yattı ve bir süre sonra hafif ateşi çıktı, burnu tıkanmaya başladı.

Uyanmadığı ve ateşi çok yükselmediği için sadece üzerini açtık ve sabaha kadar kontrol altında tuttuk. Babası ertesi gün evde olacağı için kendini feda etti ve Defne'nin odasında yerde yattı. Ateşi tekrar çıkmadı çok şükür, en korktuğum şeylerden biri, ama burun akıntısı ve hafif tıkanıklık devam etti.

2 gündür ara ara hapşırıyor ve burnu sürekli akıyordu, dün akıntısı biraz azaldı. Doktora götürmek, hastane ortamına sokmak kesinlikle istemiyorum. Şu an için öksürük, yüksek ateş de olmadığı için kendi kendimize idare edebiliriz diye düşünüyorum. Bol sıvı desteği, ıhlamur, nar suyu, mandalina suyu, serum fizyolojik, bir de hafif bir nezle şurubuyla geçiyor gibi. Dün gece daha rahat uyudu zaten, şu anda da daha iyiymiş.

Benim kafamı karıştıran ise bundan daha ağır, bütün gece öksürdüğü, 2-3 gün ateşinin düşmediği hastalıklarında (çok şükür sadece 2-3 kez) ne huysuzluk ne iştahsızlık göstermemesine karşın bu hafif nezlede tamamen huysuz, sinirli, iştahsız bir çocuğa dönüşmesi. Bazen de durup dururken ayy, acı acı deyip yanağını tutuyor ve biraz ağlayıp susuyor. Acaba azı dişlerden biri mi çıkıyor? Bakamıyoruz çünkü kesinlikle izin vermiyor elimizle bakmamıza. Zaten altta 4 üstte 4 diş olduktan sonra hiç diş çıkarmamıştı aylardır, 8 dişle kalakalmıştık, bakalım göreceğiz diş mi değil mi.

Dün okuldan gittiğimde bırak yanıma gelmeyi ben ona gittiğimde ağladı, bağırdı, ittirdi beni, akşam huysuzlandığında da almak istediğimde gelmedi, ananem ananem diye ağladı. Arada bir kriz geçirip sonra sakinleşti, ama kriz dönemlerinde beni istemedi hiç. Ne tuhaf değil mi?

Zaten hep tuhaftı Defne, doğduktan sonra aylarca hiç ağlamadı mesela, acıkınca uyanınca bile ağlamazdı. Ne verdiysek yedi, hala da yiyor, bazen biz önünden alıyoruz çok yedi diye. Çikolata, şeker yemiyor, tutturmuyor. Yabancılara gidince hiç ağlamazdı, şimdi şimdi biraz adam seçiyor. Salıncakta sallanmayı sevmiyor, televizyon izlemiyor, reklamlara hiç bakmadı hala bakmıyor. İşe giderken bir kere bile arkamdan ağlamadı, bakıcıya bıraktığımız dönemlerde bile, şimdi zaten ağlamıyor. Küçücük bebekken de şimdi de hiç kucakçı olmadı, kucakta rahatsız olur, yere bırakmamızı istediğini belli ederdi, kendi kendine yatar yuvarlanırdı, öyle rahat ederdi. Emzik hiç emmedi, biberona çok zor alıştı vs vs. Velhasıl genele bakıncaa değişik bir bebek oldu Defne hep. Kuşkusuz bu saydıklarımı yapan birçok bebek vardır mutlaka ama genelin biraz dışındalar işte. Sanırım tüm bunlar yüzünden şu andaki davranışlarını da garipsememem gerekiyor, garipliği seviyor benim kızım, canım kızım, sarı papatyam.
Sabah uyurken çıktım, uyurken ne kadar tatlı ne kadar masum görünüyorlar, büyüse de uyurken hala bebek gibiydi, eve gideyim ittirmezse bol bol öpeyim boncuğu.

Aktivite

Maşayla bir çalışma yapmayı ne zamandır istiyordum ancak Defne'nin kullanabileceği boyutta bir maşam olmadığını çalışma fikri ortaya çıkınca farkettim. Markette gezerken gördüğüm kesme şeker maşasını hemen attım sepete, sırf bu iş için, zira şekeri maşayla alma işini oldum olası itici bulmuşumdur. (Nedense?)

Başta Gülce'yle Emine gibi makarnayla bir deneme yaptık ama kuru makarnaları maşayla tutmak benim için bile oldukça zor oldu, düşünürken aklıma Keo'da gördüğüm pamuklu çalışma geldi. Top pamuk olmadığı için diğer pamuğu koparıp koparıp yuvarladım. Yumuşak bir nesneyi maşayla kavramak çok daha kolay oldu, Defne için. Kaseden alıp buz kalıbına yerleştirdi.

Yalnız artık ilgi ve dikkat süresi eskiye oranla kısalıyor, çabuk sıkılıyor, ya kalkıp gidiyor ya dağıtıyor ya da başka oyuncaklarla ilgilenmeye başlıyor. İrmik havuzunu tekrar denedik ve bu sefer heryere dağıttı, başarısız bir çalışma oldu, çizim yapmayı bırakıp irmikleri elimizden su gibi akıttık biz de. Defne de suya benzetip elini altına tutarak bıcı bıcı deyip durdu.


Aylar önce alıp zamanı gelince çıkartmak üzere bekletmiştim bu oyuncağı ama boşa beklemişim sanırım. Çok fazla zorlanmadan takıyor geometrik şekilleri yerlerine. 2 ay önce çıkarsam daha iyi olurmuş sanırım.

İstanbul'dan İnebolu'ya giderken 2 saatliğine bize uğrayan arkadaşımızn 3,5 yaşındaki oğluyla bir süre sakin sakin oynadı Defne. Hiç arkadaşı yok burada, ilk kez bir başka çocukla birlikte oyun oynadı, odadan çıkmamıza rağmen peşimizden de koşmadı üstelik.



Uzuuuun Bir Gün

Bugün çok mu uzundu, yoksa yalnız bana mı öyle hissettirdi?

Saatlerin alınmasından mütevellit 1 saat erken başladık güne. (Bu arada saatler niye ileri geri alınıp duruyor, anlamıyorum. Bana göre çok anlamsız. Tamam ileri alınması iyiydi, geç hava kararıyordu. Böyle kalsaydı ya, zaten kış geliyor hava erken kararmaya başladı, doğanın hızı tatmin etmemiş olacak ki insanoğlu da 1 saat hızlandırıverdi, olayı. Yakında saat 4te 5te karanlık olur, yakarız ışıkları. Eee hani enerji tasarrufuydu, ben anlamadım walla...)

Neyse, saatlerin geri alınmasıyla eski saate göre 8, yenisine göre saat 7'de ayaktaydı Defne. Ne güzel bir ara 9 buçukta kalkıyordu, mazi oldu o günler. Bugün de erken kalkma sırası bendeydi, sabahın körü kalktık Defneyle. Altını değiştirip mutfağa gidene kadar yumutak, yumutak diye sayıkladı, arka arkaya. Zaten bu aralar herşeyi peşpeşe tekrarlamaya başladı. Vey vey vey, bakı bakı bak bak gibi.

Kahvaltı ettik, parka gittik, geceki çiğ yüzünden bütün kaydıraklar ıslaktı, tekrar eve dönüp bez aldık. Bütün parkı sildik, pakladık. Kaydık, sallandık, eve geldik. Kocayla kahvaltı yaptık, Defne'yi yıkadık, arkasından ben girdim, Defne uyudu ve saat hala 12'ydi.

Az uyudu bizimki. Kalkınca birşeyler yedik ve İzmit'te kurulan Ulus pazarına gidelim dedik. Bir seferde gidebilme ihtimalimiz var mı? Yok tabii, ama bu sefer kaybolmadık, pazarın eskiden kurulduğu yere normal İzmit pazarı kuruluyormuş, oraya gitmişiz, asıl pazar başka yerdeymiş. Halihazırda gittiğimiz yeri beğenmeyince diğerine gitmek için yola çıktık. Bir sürü ıvır zıvır almışız, en çok da çorap. 20 küsür çift. Evde saydım, yuhh yani. Ama Defne'ninkiler küçülmüştü, benim de azalmıştı. Eskiden çok alırdım rengarenk, yıllarca eskitemedim onları. Şimdi şimdi ihtiyaç duymaya başladım, ince çorap, pantolon çorabı falan derken abartmışım biraz. Bir de Defne'ye, benim çocukluğumda giydiğim, beyaz ponponlu çoraplardan aldım. Çok şekerler, çocukluğuma götürdüler beni:))

Pazarda bir de ahşap oyuncakçı buldum, çok mutluyum. Ne zamandır almak istediğim oyuncakların kitapların hepsi vardı adamda. Şimdilik çok arayıp sadece nette görebildiğim ve almadığım iri ahşap boncuların ipe dizildiği oyuncağı aldım, ekleyeceğim buraya.



Dün de Sekaparktaydık. İlk kez gittik, İzmit'teki eski Seka Fabrikasının yerine yapılmış, oldukça büyük bir alan. Bir taraf deniz, bir taraf çayır çimen çocuk parkları, çay bahçeleri. Güzeldi ama çok yapaydı be. Çimenler yemyeşil, üstlerine yelken gibi gölgelikler gerdirilmiş post modern, şehrin içine yeşil alan kazandırma çabalarının bir ürünü, yine de teşekkür ediyoruz tabi, alışveriş merkezi de yapılabilirdi, yapay da olsa yeşil alan yapmışlar, sağolsunlar.

Aslında ben...

Güzel şeyler yazmak istiyorum, mesela Defne'nin giysilerini alıp alıp üstüne tutuşunu, her seferinde ayyyyyy diye eşlik etmesini, en ufacık yamukluğa, kırışıklığa dayanamayıp düdet düdet diye uyarmasını, herşeyi kendi yapmak isteyip beceremediklerinde beber beber diyerek beraber yapmak istemesini, parkta bisikletine binen bir çocuğu görürü görmez in in benim benim diyerek koşturup bunu günler geçmesine rağmen unutmamasını, her aklına geldiğinde tekrarlamasını vs vs.

Şu sonbahar melankolisi beni de vurdu sanırım, herşey yolunda olsa da insan sıkılamaz mı? Erkekler niye bu kadar düz düşünür? Haftanın en gevşek, en beklenen gününün akşamı evde olmak yerine neden okulu ziyarete gelen Avrupalı meslektaşlarımızla halı saha maçına gider? (Erkek her yerde erkek yani, Avrupalı mavrupalı farketmiyor, sabah uçaktan inip akşama halı sahaya gidebiliyorlar.)

Defne hala aynı, okuldan gelince hala iplemiyor beni, anneannesinin arkasına saklanıyor bazen, gelmek istemiyor bana. İlgisiz anne olsam anlayacağım, daha napabilirim bilmiyorum walla. Bana gelse babasına gitmiyor. Niye böyle anlamadım. İşin ilginci annem giderken de arkasından ağlaması onu araması gibi bir durum da söz konusu değil. Güzelce el sallayarak gönderiyor, ekmek diyerek ekmek getirmesini istiyor. Evde arada aklına gelince soruyor, gitti ama gelecek diyoruz, yine ekmek diyor:))

Burda havalar hala tuhaf bir şekilde sıcak, sıkıcı. Kış gelsin artık, şu sonbahar durumları bitsin istiyorum. Okuduğum kitap da bitsin artık. Çok süründü elimde, sıkıldım, aslında ilgimi çekmişti ama okuyamadıkça koptum kitaptan, her gece 2-3 sayfa olunca olmuyor işte.

Sayın koca teşrif ettiler, ben yazının sonunu bağlayamadım iyi mi? Bu da böyle sonuçsuz bir yazı olsun artık, belki biraz yeşillik iyi gider. Şöyle şuralara gidesim var...

MİM

Canım kirazım beni mimlemiş. Sağolsun, öpüyorum onu buradan.
Yanıtlanacak 8 soru var, hemen başlayayım.

1-Bloguna neden bu ismi verdin?
Ne kadar yaratıcı olduğum (daha doğrusu olamadığım) anlaşılsın diye:))
Aslında bu soruyu yanıtlamak için nasıl blog yazmaya başladığımı anlatmam lazım. Bloglarla montessori eğitimi sayesinde tanıştım. Yani ilk gördüklerim anne-bebek bloglarıydı çoğunlukla. O zamanlar bu blog işine o kadar yabancıydım ki, niye bu yazılar alt alta çıkıyor, normal web siteleri gibi değil, diye düşünmüştüm uzunca bir süre.

Blogları gezerken ben neden yapmıyorum ki dedim ve kendi kendime oluşturdum blogu. İlk blogumu açtıktan sonra girmeyi beceremeyip ikinciyi açmıştım hatta.
İşte ben böyle uğraşırken blog ismi yazmam gereken kısım çıktı karşıma. Anne-bebek blogu olacak ya (o zaman başka türlü bloglar olabileceğini düşünemiyorum tabi) mutlaka içinde Defne ismi geçmeli diye düşündüm ve Defne Yaprağı geldi aklıma, hoşuma da gitti hani. Ama şimdi bir blog açsam anında karar vermez günlerce düşünür değişik birşeyler bulmaya çalışırdım. İsim böyle olunca Defne'ye endeksli bir blog gibi oluyor, gerçi komple ona endeksliyiz zaten ya, neyse...

2-Blog yazarken star tribiyle istediğin,olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?
Sessizlik, sakin bir ortam olmalı, ayrıca tepemde dikilen ya da bıdı bıdı konuşan birileri olmamalı.
Bunların sebebi de yazarken çok düşünmem sanırım. Oldum olası yazma işinde iyi değilimdir, bu konuda kendime çok güvenmem, herkeslere açık bir blog yazmaya cüret edebilmem de ayrı bir komiklik tabi. Dilbilgisi, imla konusunda iyi olsam da ifade kısmı biraz yetersiz geliyor, onun için ekstra bir dikkat ve özen göstermeye çalışıyorum ki azıcık da olsa okunabilitesi olan birşeyler yazabileyim. İşte onun için izole bir ortam isterim yazarken...

3-En son satın aldığın garip şey?
Tam da bu maddeye uygun birşeyim var. İkeadan aldığım tepesindeki vantuz sayesinde dikine tezgaha yapışan bulaşık temizleme fırçası. Şiddetle tavsiye ederim, fırçayı koyacak yer bulamayan, dayadığı yerden sürekli devrilmesine gıcık olan herkes bayılacak bence. Üstelik alırken böyle bir özelliği olduğunu farketmemiştim, tipi ve rengi hoşuma gittiği için aldım:))

4 -Şeker gibi olduğun anlar?
Çok çok nadir, bu konuda düşünmem lazım sanırım, niye böyleyim. Arkadaşlarla keyifli birşeyler yaptıysam olabilir, ya da çok çok isteyip bulamadığım birşeyi bulup aldıysam belki ama öyle sık sık şeker gibi olmuyorum ben yaa...

5-Arkadaşım artık sormayın şunları dediğin şeyler?
Mesleğimle ilgili bıktığım sorular var.
Derse girmiyor musun? Neden?
Derse girmeyip ne yapıyorsun? Sıkılmıyor musun?
Bıktım bunlardan wallahi bıktım.

6-Aynaya bakınca gördüğün?
Aynaya bakmayı oldum olası pek sevmem, neden bilmiyorum. Üstüm başım, saçım düzgün mü diye bakar, çabucak çekilirim. Bu soru mecaziydi sanırım ama kendimi görüyorum işte, ne diyebilirim ki başka?

7-Kendini okutan blog dediğin?
Tabi ki samimi olacak, yazarken neyse o olacak, bire beş katmayacak.
Konu mühim değil kendime yakın buluyorsam okurum, en ufak bir tepeden bakma sezersem bırakırım.
Bana birşeyler katan blogları severim, bazen de sebepsizce öylesine severim, ne verdiğini sorgulamam, okurum, yorum yaparım, takip ederim, elektriğim tutmuştur belki de ne bileyim...
Haa bir de yaratıcı blogları çok seviyorum, kes, yapıştır, el işi, tasarım vs. Bakıp bakıp fikir ediniyorum, belki birgün uygularım diye.

8-Bu blog sahibi/sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?
Sanırım hiçbir yerde:((
Aynı şehirde olsak büyük ihtimalle bir kitapevi ya da çocuk parkında...

Ben de Özdenciğimi, Başakcığımı ve Demetciğimi mimliyorum.

Son Aktiviteler ve Bir Haber

Bu resmi ırmakbebek için ekledim, tam olarak göründüğü bir fotoğrafını istemişti Defne'nin. Biz de bugün dışarı çıkarken çektik. Burdaki tamamen yapay bir sırıtma. Çekerken hihihi yap diyoruz, böyle gülüyor o da.
Gelelim büyük haberimize, maalesef uyku değil, o hala aynı terane devam ediyor. Aylardır ertelediğimiz şeyi yaptık sonunda ve Defne'nin yatağını odasına taşıdık. Dün gece odasında yattı. Aslında 8 aylıkken ayırmayı palnlıyordum hep. (10 ay geçmiş yuhh bana) Ama o dönem geceleri çok sık uyanır veya uyanacak gibi kıpır kıpır yatardı, bütün gece pışpışlamak zorunda kalırdık. Çalıştığım için de iki oda arasında mekik dokumayı göze alamadım. Sonra yaz tatili, yeni eve taşındık aman korkmasın falan derken, bu hafta karar verdik ve hafta sonu uyguladık. Defne için değişik bir durum olmadı, hatta yatağını odasına taşırken çok sevindi. Gece birkaç kere üstünü örtmeye gittim, o kadar, zaten kıpırdasa bile duyuyorum. Sabah da uyanmış bebeğiyle konuşuyordu, yanlız korkmamış anlaşılan. Bu işi de hallettik ya üzerimden bir yük kalktı resmen.
Gelelim bu haftaki aktivitelere. Boşalan sıvı sabun şişesiyle pompalama yaptık. Yanlız bayağı sert geldi pompa, bira zorlandı ama parmak kasları için süper bir çalışma oldu bence.

Mandal aktivitelerine devam ediyoruz. Hazır seviyorken ben de değişik şekillerde sunmaya çalışıyorum. Parmak kasları ve göz el koordinasyonu gelişimi için çok yararı oluyor. Bu aktiviteyi ve alttakini Emincan ve Nuran'da görmüştüm, teşekkürler onlara da.

Bu da irmikten çakma kum havuzu. En kısa zamanda daha derin ve geniş bir kapla 1 paket daha irmik alıp bu havuzu büyütmek lazım. Defne çok sevdi, bayağı şekiller yaptı irmiğin üstüne.

Burada da Defne'nin omzuna astığımız çantaya her odadan bir nesne koyduk. Sonra onları tek tek çıkarıp yerlerine götürmesini istedim. Doğru odaya götürmenin yanında tam aldığımız yerlere koydu eşyaların hepsini. Toplarken de değişik birşeyler yapacağımızı farketti sanırım, hiç itiraz etmeden büyük bir ciddiyetle elimden tutup gezdi odaları. Bu çalışmayı ikimiz de çok sevdik.
Bu arada aynı kavramını tam olarak öğrendi Defne. Bisikletiyle parka çıktığımızda kendininkiyle aynı bir bisiklet gördü ve aynı aynı diye bağırmaya başladı. Bugün de belediyenin aynı renk ve şekilde boyalı iki minibüsünü yanyana görünce, hem de arabanın içindeyken, yine aynı aynı diye bağırmaya başladı. Artık kartlarla eşleştirmeye geçebiliriz sanırım.



Defne 1,5 Yaşında


Hem sabırsızlıkla hem de biraz korkarak beklediğimiz 1,5 yaş geldi sonunda. Sanki bir günde bütün huyları değişecek gibi çocuğun, neden korkuyorsak:) Ancak ufak ufak sinyaller de gelmiyor değil. Zaten son zamanlarda fazlasıyla bir ben, ben, dedde, dedde diyerek birçok şeyi kendisi yapmaya çalışıyor, bize izin vermiyordu. son bir haftadır da inatlaşmalar başladı. Şimdilik idare ediyoruz, inşallah artmaz, çünkü Defne şimdiye kadar çok sakin ve uyumluydu, tersi bir durumda biz de birden şaşırıyoruz ne yapacağımızı, hazırlıklı olmak lazım.

Dün parka gideceğimizi bildiği halde giyinmek istemedi, çoraplarını bu aralar hep kendi giymek istiyor, beraber yapalım, ben yardım edeyim diyerek kandırıyorum şimdilik.

Lazımlığın alınmasıyla beraber, arada oturtmaya başladık. Lazımlığı çok sevdi, anneannesi ne olduğunu anlamayıp bu ne diye sorduğunda çiş çiş deyip oturup göstermiş:)) Sık sık oturmak istiyor, bezini gösterip çıkar diyor ama henüz lazımlığa birşey yapamadı, bir kere oturmadan kaçırdı, lazımlık hariç heryer çiş oldu:))

Çok hızlı öğrenmeye devam ediyor. Hangi cep telefonu kimin tek tek söylüyor. Kuru fasulye aktarma oynayalım dediğimde doğruca fasulyelerin olduğu çekmeceye koşupaçmaya çalışıyor. Balık yerken önüne koyduklarımızı alıp birşeyler yapıp öyle ağzına atıyordu, meğer bize bakıp ayıklar gibi yapıyormuş.

Babanı yemeğe çağır dedimde baba diye bağırıp arkasından mama diyor. Her düşüşünde düştüm deyip ıhlaya ıhlaya ayağa kalkmasına ise çok gülüyorum:)) Ocakta pişen yemeklere mutlaka bakmak istiyor, bakıp bakıp pişioo diyor.

Su damacanasına bakıp abi abi diyor. Abiyi getirirken gördü bir kere, o sebeple:)
Ütü masasını gördüğünde ütü ütü diyor. Sadece bir kere söyledik halbuki.
Toka sevdası hala geçmedi. Salonda bir çekmeceyi onun tokalarıyla doldurduk. Her akşam bir kere açıp mutlaka orayı karıştırıyor.

Bu ne diye sormaya başladı sonunda. Birşey isterken de bunu bunu diyor ama incelterek söylüyor, çok şeker oluyor o zaman. Ahşap bir kutumuz var, tokalarını üstüne koyup üttünde üttünde diyor. Küplerini dizerken de üttüttü diyor.

Ağla deyince ühüüü, gül deyince de hahaha diye numara yapıyor, çok komik. Kitaplarıyla tekrar ilgilenmeye ve incelemeye başladı, papap diyerek istiyor, ya da kendisi alıyor. Buna çok seviniyorum.

Sinek, arı, böcek görünce pat diyor. Birkaç kere önünde yapmak zorunda kaldım. Biiri çekirgeydi ve 2 metre zıplıyordu resmen. İkimiz de çok korktuk, gözden kaçırmayı göze alamadım, önünde pat yaptım mecburen.

Yeni kelimeler:
pepet: sepet
mamun: maymun
tanta: çanta
düdet: düzelt
budada: burda ne söylüyor bir türlü anlamadık ama odasını kastediyor, onu biliyoruz.
bağda: bağla
böde: böyle
vevir: çevir
poppa: topla
mudate: domates
umtata: yumurta
düt: süt
bitittet: bisiklet
övvek: özbek (babası)
aydede
nanak: yanak
tes: kes
kakar: çıkar

MEB Ne Yapmak İstiyor?


Tayinimin yeni bir okula çıkması ve ders yılının başlamasıyla oldukça kalabalık bir öğretmen kadrosunun içinde buldum kendimi. Ancak konuşmaya başladığımızda aralarında sözleşmeli öğretmenlerin bulunduğunu, daha da vahimi çok sayıda arkadaşımızın da ücretli çalıştığını gördüm. Yani atamaları olmadığı için girdikleri ders sayısı kadar ücret alabilecekler.

Her branştan ücretli öğretmenimiz var, branşı fizik olup biyolojiye de girenler, İngilizce öğretmeni olduğu halde dil ve anlatım dersine de girmek zorunda kalanlar… Daha bu sabah bir arkadaşımız başladı, tarih öğretmeniyim ancak din kültürü dersine gireceğim dedi. Çoğu evli bu arkadaşların ve bir şekilde hayatlarına devam etmek zorundalar, yaşı genç olanlar bir taraftan 3.-5. kez kpss illetine hazırlanıp atanmaya çalışıyorlar, çoğu sadece yol parasını karşılasa da evde oturmamak için derse geliyor. Birçok okulda ücretli oldukları için farklı muamelelerle karşılaşıyorlar. Onların sadece atanamadıkları, aslında bizim kadar öğretmen oldukları unutuluyor bazen.

Merak ediyorum bu MEB ne yapmaya çalışıyor. Öğretmeni ücretli, kadrolu, sözleşmeli, usta öğretici, uzman öğretmen vs vs şeklinde kategorilere ayırmak ne kadar doğru, amacı ne? Hepimiz aynı işi yapmıyor muyuz? Madem öğretmene ihtiyacın var (şu an hala boş geçen dersler var öğretmen eksiği yüzünden, ücret karşılığı gelen öğretmen sayısı da 20’ye yakın) niye doğru düzgün atamasını yapmıyorsun bu öğretmenlerin?

Üniversiteye giriş sistemi yine değişti, biz bile hızına yetişemiyoruz artık. Eğitim sistemiyle, öğretmeniyle, öğrencisiyle bu kadar oynayan başka bir ülke daha var mı gerçekten merak ediyorum. Eğitimin en önemli unsurudur devamlılık, biz de devam edebilen hiçbir şey yok maalesef. Ve maalesef ümidimiz de yok.

Neler Okumuşuz?



Evsel Bir Mevzu

Birkaç gündür gündemimizi meşgul eden bir konu vardı. Hem yazmak istedim hem kesinleşmesini bekleyeyim dedim kendi kendime.

İnsan 5 günde ev almaya karar verir mi? Biz verdik:) Adres bulamasak da hızlı karar veriyoruz.
Cuma günü şu an oturduğumuz ve sadece birkaç ay önce taşınıp yeni yerleştiğimiz evin satılacağını öğrendik. Sanırım biz de bir terslik var çünkü bir önceki evimizde de aynısını yaşamış, taşındıktan 1 hafta sonra bize haber verilmeden satıldığını öğrenmiştik.
Neyse ki ev sahibi yatırım için aldığından ve kendisi müstakil bir evde oturduğundan bize ilişmemişti. Ama o süreç gerçekten sinir bozucuydu.

Şimdi de tekrar aynı durumla karşılaşınca ufak çaplı bir şokun ardından, ölçtük biçtik, hesap kitap derken evet biz alalım dedik. İnsan içinde oturunca ve zaten bir süre daha buralarda yaşayacağını bilince karar vermesi daha kolay oluyor sanırım. Diğer türlü hadi ev alalım demek, aramak, karar vermek daha zor olacaktı ve 3-4 yıl sonraya kalacaktı.
Bugün işlemlere başladık, kredi çekeceğiz tabi ki, yoksa nerdee? Hayırlısı olur inşallah.

Bugünün ise beni asıl şok eden gelişmesi Defne ile ilgili. Annemi ziyarete bir arkadaşı geldi bugün, Defne ondan çok korkmuş, annemin kucağından inmemiş. annem de çay diye kandırdığımız pekmezli suyu eline verip çay koymak için yatağına bırakmış Defne'yi. Defne de bebeğini isteyip üzerini örttürmüş. Çayı koyup ne yaptığını görmek için geri dönünce, bizimkini uyur vaziyette bulmuş annem. Şoktayım hala, nolur bu bir başlangıç olsun ve böyle devam etsin, noolur...

Tuhaflık Bedava

Ne garip ne saçma sapan insanlar var şu hayatta şaşırıyorum. Bu insanları blogumdan uzak tutmanın bir yolu yok sanırım, davetli yapmadığım sürece.
Sabahtan beri yazmayayım diyorum ama dayanamadım. Şu zat-ı muhterem Defne'nin ev düzeniyle ilgili postuma çok yaratıcı ve bir o kadar da işlevsel, yararlı, olgun kişiliğini gözler önüne seren bir yorum yapmış. Takılacak birşey olmamasına rağmen yine de sinirimi zıplattı yazdım birşeyler.
Bu postu yazmama neden olansa farklı bir bloga yaptığı benzer yorum.
Yok efendim ispiyonculuğu sevmezmiş ama yine komiğine gitmiş (nasıl bir espri anlayışı varsa artık) mummy'ye benim linki verip onu taklit ettiğini yazmış.
PESSSSSS cidden PESSS
Boşa uğraşmışsın Hicran zira mummy durumdan haberdardı zaten. Olmasa da ne olur ki?
Aynı lazımlığı alamaz mıyım, aynı rafı kullanamaz mıyım, bunlar kişiye özel imalat mı?
Sen nasıl bir motivasyonla insanların arkalarından böyle işler çeviriyorsun bundan ne zevk alıyorsun gerçekten anlamıyorum. Tut ki taklit ettim, SANA NE?
Montessori, çevre düzenlemesi vs. anlatmakla uğraşamayacağım. Rica edeceğim bloguma gelme, yorum yazma.
Kendi kendinle kal da yaptıklarının matığını bir düşün.

Defne'nin Ev Düzeni

Uğrunda şehr-i İstanbul'da defalarca kaybolduğumuz, yanlış alıp geri götürüp doğrusuna sonunda kavuştuğumuz meşhur materyal-oyuncak rafı işte bu. Dün kurduk, Defne uyurken de ben içini yerleştirdim. İlk gördüğünde çok sevindi Defne, bak bak deyip durdu. Ama sonradan farkettik ki raftan oyuncaklarını almaktan nedense çekiniyor, geride duruyor. Bugün okuldan geldiğimde odası o kadar derli topluydu ki, hiçbirine dokunmamış nerdeyse. Zamanla alışır sanırım, desteklemeye çalışıyoruz şimdilik.

Oyuncaklarını hala eski yerlerinde arıyor bir de, dün bul-takın bir parçasını bulmuş, hemen önceden koyduğumuz yere doğru bir hamle yaptı, baktı ki boş, şaşırdı kaldı. Hemen yerini gösterdim, bak buraya koyduk, bu raf da senin falan dedim. Bakalım ilerleyen günlerde neler olacak.

Banyodaki köşesini de sonunda düzenledik. Aynayı daha önce de asmaya kalkmıştım ama Defne kenarlarını koparmaya kalkınca vazgeçmiştim. Bu sefer önce gösterdim, bak bu ayna, senin aynan, bak bizimki burda, kendimize bakıyoruz falan filan. Bu sefer koparmaya kalkmadı, kendisine baktı, cici diye aynayı sevdi. Havluyu da askıdan var gücüyle çekerek çıkarmaya çalıştı önce, onun da yöntemini gösterdik ama pek beceremiyor şimdilik, asılıyor asılıyor havluyu alamıyor, ama aldıktan sonra kendi asabiliyor, zaten bize vermiyor. Dedde, dedde, kendisi asacakmış illa ki.
Lazımlık da bugün elimize ulaştı. Çok beğendik biz, haznesi çıkabiliyor, bu çok iyi, temizlemesi kolay olacak. Bir yanında tuvalet kağıdı takmak için çubuk, diğer tarafta da ıslak mendil, oyuncak vs. koyabileceğimiz boş kacaman bir göz var. Lazımlığı buradan aldık. Islak mendil stoğumuzu da yaptık aynı siteden. Defne koca kazık oldu ama hala en içime sinen mendil uni yenidoğan olduğu için sadece onu kullanıyoruz. Fiyatı uygundu, depoladık biraz.
Evimiz ne kadar montessorik değil mi? elektrik düğmelerini bile çocuğumuzun boyuna göre yaptırdık...
Tabi ki de değil:)) hangi aklı evvel düşündüyse bu boy düğme yapmayı, kendisine saygılarımı gönderiyorum. Tamam Defne biraz uzun boylu ama en fazla ne kadar uzun olabilir ki? Onun bile boyu yetişiyor, prizler daha fena, nerdeyse yere yapacaklarmış. Neyse ki Defne ne ışıklarla ne prizlerle oynuyor çok fazla. Işığı aç, kapa gibi görevler veriyoruz, gereksiz yere oynamasını engelliyoruz biraz, işe de yarıyor sanırım.


Bir İstanbul Kabusu

Tam 1 ay önce yine istanbul İkea yollarındaydık. Defne'ye Billy kitaplık alalım, oyuncak materyal rafı yapalım derdindeydik. Ve tam 1 ay önce İkeaya giderken 2 kere kaybolup önce Beykoz'a sonra Acıbadem? taraflarına gidince bol söylenme ve içten dıştan küfürler eşliğinde bunun son gelişimiz olduğunu iddia ediyorduk.

Oysa ki kader ağlarını örmüş, kaybolmaktan beyni pelteleşmiş Füs yanlış kitaplığı almış ve 1 ay sonra değiştirmek üzere tekrar İstanbul yollarına dökülmemize neden olmuştu.

Bayram dönüşü geçirdiğimiz ufak kazadan sonra 4 tekerimize cuma günü yeniden kavuştuk. Ne zormuş yahu, markete bile gitmedik walla, bakkaldan aldık herşeyi, çok tembeliz çok. Araba gelir gelmez cumartesi günü çıktık yola. Önce İkeaya gidecek, ardından da oraya çok yakın bir semte taşınan çok eski ve en yakın arkadaşımı ziyarete gidecektik. Tabi yine başımıza geleceklerden habersizdik.

Efendim İkea'ya giderken yine kaybolduk tabi ki, oysa ki herşeyi doğru yapmıştık. Bu üçüncü gidişimiz, hiç bilmeden yola çıktığımız ilk seferinde elimizle koymuş gibi bulup ikinci ve üçüncüde niye kaybolduk, hala anlamış değilim. Bu sefer daha çok küfür edip İkea'ya da İstanbul'a da çok kızdık. Gene Beykoz'a çıkıp geri döndük ve öylesine girdiğimiz artık ne olursa olsun dediğimiz bir yol sayesinde ikea'ya ulaştık. (1 sene falan gitmeyi düşünmüyoruz artık.)

Ordan çıkınca arkadaşımı aradım, bize yolun çok kolay olduğunu, 15 dk ya kalmaz orada olacağımızı falan söyledi. Ben kaybolmayı sevdğimizi ne zaman geleceğimizin belli olmayacağını söyledim. İkea'dan çıkıp çevreyolundan Küçükbakkalköy tabelasını görene kadar devam etmemizi, oradan da dönmemizi söyledi. Biz çevreyolundan giderken ne ara şehir merkezine savrulduk, onu da anlamış değilim. Durup birilerine sorana kadar neredeyse Kadıköy'e varmak üzereymişiz. Artık o kadar kızdık ki dönüp de tekrar bulamazsak direk İzmit'e dönecektik. Zor bela tekrar çevreyoluna çıkıp Küçükbakkalköy'e ancak gişelerin oradan dönebildik. Ordan sonra da bir müddet telefonu kapatmadan eve kadar konuşarak, şurda şu var burda bu var şeklinde ilerledik. Ve mutlu son, eve ulaştık.

Üniversitedeki en yakın arkadaşım, 3 yıldır görüşemiyorduk. Şu an neredeyse 7 aylık hamiş kendisi. Bize harika şeyler hazırlamış, iyi ki İzmit'e dönmemişiz:)) Çok güzel 5 saat geçirdik ama doyamadık tabi ki, yetmedi bu kadarcık zaman.
Blogumu biliyordu ama bu kadar sıkı takipçisi olduğundan haberim yoktu. Bir baktım herbişeyden haberi var, Defne'nin oyuncaklarını bile tanıdı.
Mehtabım, seni kocamaaaan öpüyoruz Defnoşla, biz bir süre İstanbul'a gelemeyiz ya da gelmeyiz diyeyim, artık sizi bekleriz.

Bizim Buralar

Burası bize iyi geldi sanırım, alıştık hatta sevdik bile.
Yılın ilk kestanesini yedik sıcak sıcak, çıtır çıtır. Okulumuzun temizlik görevlisi köyünden toplayıp getiriyor, torba torba. Yine aynı beyden aldığım sütle yoğurt yaptım. Süt de sabah sağılıp bize geliyor taze taze. Ne zamandır istiyordum iyi bir sütçü bulsam da kızımın yoğurdunu ben yapsam... Oldu işte, azıcık suluydu ama olsun, tadı iyiydi bence:)

Evimizin önünden parka giden yol burası. Garip biryerde yaşıyoruz aslında, köy gibi ama değil, şehir gibi hiç değil, çarşısı, ilçe merkezi falan yok, öyle ortalık yerde konutlar yapılmış, garip ama sakin, sessiz, huzurlu, tam benlik, merkeze de 10 dk, daha ne olsun.

Babasıyla önlü arkalı koşu yapıyorlar sözde:))
Defne genelde çimenlerde gezmeyi, top oynayan çocuklara abi abi diye sulanmayı tercih ediyor. Bir de masalarda piknik yapanlara şirinlik yapıp pasta çörek kapıyor...

Her rengi boyadı, fıstık yeşili eksik kaldı:))
Kaydırağın kurdu oldum ben, tersten bile çıkarım havalarında.
Nedense kayıp kayıp bir süre sonra bu şekilde çıkmaya kalkıyor.
Çok güldüğüm bir başka şey de, salıncakta ayakta sallanan bütün çocuklara otuu, otu diye bağırması Defne'nin. Herşeye herkese karışıyor.
Bu komik ve de tuhaf şapkayı yazın köydeki bir dükkan sahibi vermiş Defne'ye, dedesiyle gezerken. Garip bir şekilde çok seviyor, evde durup durup takmak istiyor, çıkaramıyoruz başından, biraz gevşeyince iki eliyle tutup aşağıya çekip sıkıştırıyor, çok komik.
Üstte ortadaki düğmeyi indirince güneş gözlüğü bile çıkıyor içinden, süper icat:))

Teşekkürü Borç Bilirim

Bloglara bakıyorum, birçok anne, bazısı arkadaşım harıl harıl kış hazırlığıda. Organik bahçelerden alışverişte. Herşey doğal olsun, çocuğumu katkısız gıdalarla besleyeyim derdinde. Hepsini takdirle ve gıptayla izlemekteyim bir yandan da yan gelip yatmalardayım. Şu üstümdeki tembellik, hazıra konmacılık gitsin diyorum ama nasıl gitsin, herşeyim hazır geldi.
O yüzden bu vesileyle bu rahatlığıma sebep olan kayınvalideme ve anneme buradan teşekkür edesim var.


Bahçesinden bütün yaz yediğimiz vişne ve kayısılarla reçeller yapan, yine bahçedeki domates ve biberleri salça halinde kullanıma hazırlayan, köydeki tarladan gelen buğdayı kaynatıp bizzat bulgur yapan, yine bahçedeki (ne bahçeymiş be) üzümleri türlü uğraşlarla pekmeze dönüştürüp şişe şişe bize veren, elleriyle yoğurduğu tarhanayı fazla fazla bagajımıza dolduran, bahçedeki türlü zerzevattan turşu yapan, asma yapraklarını şişelere dolduran, yine meşhur bahçedeki ağaçtan topladığı cevizleri yeşil kabuklarından binbir zahmetle ayıran kayınvalideme bu blog sayesinde tekrar teşekkür ediyorum. (Bademleri nasıl unuttuk ya, kargoyla gönderin desem ayıp mı olur ki? Walla Defne için.) Bir de bahçeyi son gün talan edip bir koli domates topladık, şimdi hepsi buzlukta. Haa onu ben yaptım, lütfen!!


Efendim annemde bugün bir şişe ev yapımı zeytini kapmış gelmiş, daha da gelecek sanırım. Defne'ye bakmadığı tatil günlerinde de ev makarnamızı (erişte) yapacak.


Ee daha ne olsun, ben şimdi tembel olmayayım da ne yapayım a dostlar?

Mandal Ne İşe Yarar?

Daha önce mandallarla bu oyuncağı yapmıştık. balkondaki mandallarla her fırsatta oynayan, sepetin kenarlarına takmaya çalışan Defne için şimdi de bunu yaptık. Oynaması için aldığım ahşap mandalları artık rahatça doğru yerinden tutup açabiliyor. Bir karton kutuyu kesip mandalları içine doldurduk. Tek tek alıp kenarlara taktı, sonra da çıkarıp içine attı.
Dar ağızlı başka birşey bulamadığım için, hiç kullanmadığım bu porselen demliği çıkardım, içine fasulyeleri tek tek atmak için.
Bu aktivite de diğer bütün bakliyatlı aktiviteler gibi bir süre sonra cıvıyor. Avuç avuç alıp kapaktan atmaya çalıştı Defne. Neyse ki bunları toplamak mercimekten daha kolay.


Yazın halasının aldığı puzzle. Diğer basit olanları tam anlamıyla yapamadığı için bunu çıkarmıyordum. Parçaları küçük ve çok girintili diye düşünüyordum. Bugün dolabın üstünde görüp istedi. 1-2 kere yardımımla yaptı. Tekerlekleri sana doğru olsun, dikkat et, döndür falan derken, bir baktım hepsini yapıyor. Çok şaşırdım, puzzle konusunda çok başarılı olmadığını sanıyordum ama yanılmışım.


Tarçın Kokulu Haftasonu


Bu haftasonu evimiz tarçın koktu. En sevdiğim baharattır tarçın, kokusuna, tadına bayılırım.

Ne zamandır tembelim (doğuştan itibaren olabilir mi?), bir hazıra konmacılık, ben yapmayayım önüme gelsincilik hallerindeyim. Hafta içi annemin bizde olması ve bütün bir yazı orda burda geçirmiş olmamın da etkisi var sanırım.

Canım birşey yapmak istemiyor, zaten sevmem mutfak muhabbetlerini. Yapmayı sevmediğim gibi yeme kısmında da pek iyi değilim. Yaşayacak kadar işte.

Ama unuttuğum daha doğrusu düşünmediğim bir şey olduğunu farkettim. Ben sevmiyorum, koca sesini çıkarmıyor, ya Defne?
O çok sever yemeyi. Hep sebze meyveyle olur mu?
Çocuk kek pasta ıvır zıvır yemesin mi?
Hazır vermiyorsun, niye kendin yapmıyorsun dedim ve girdim mutfağa. Tarçınlı bol cevizli havuçlu kek yapmaya...

Aslında anne kız yapalım istedim ama cesaret edemedim doğrusu, kendi kendime bile bir sürü arıza çıkarırken mutfakta, Defne'yi idare edebileceğime güvenemedim.

Ne güzelmiş tarçın kokusu, sıcak kek buğusu, iştahla yiyen bir meleğin mutluluğu.

Hand In My Pocket


Yıllar önce, 13 yıl olmuştur, lise son sınıfa giderken duydum bu şarkıyı mtv'de. O zaman aşık oldum Alanis Morissette'e. Kızlar o zaman pek meşhur boybandlerin peşinde koşarken ben sadece Alanis dinler, destan gibi şarkı sözlerini ezbere bilirdim. O zamanlar çıkan bütün albümlerini almıştım. Üniversiteden mezun olup, iş güç, çoluk çocuk derdine düşünce Alanis'i de unuttuk.
Geçen gün çektiğim bu fotoğrafı bilgisayara atıp tekrar bakınca aklıma geldi bu şarkı. Aradım netten dinledim, içim bir tuhaf oldu, özlemişim yaa. Nostalji dedikleri tam da bu sanırım.

İsim Mevzuu

Çocuklar o kadar hızlı öğreniyor ki, doğanın bu mucizesi karşısında şaşırıyor insan. Bazen bir kere duyduğu bir kelimeyi aynen size iade ediveriyorlar, pat diye.
Peki neden doğduklarından beri her gün yüzlerce kere duydukları isimlerini bu kadar geç öğreniyorlar?
Dün bunu düşündüm (başka şey kalmamış gibi). Defne bu aralar adını söylemeyi öğrendi, oradan kafama takıldı belki de. Önce benim demeyi öğrenmişti, şimdi kendisine ait bir eşya gördüğünde Dedde diyor, birşeyi kendisi yapmak istiyorsa yine Dedde diyor, bana yaptırmak istiyorsa da anne diyor.
Düşündüm bu çocuk gözlük, çöp, mendil, önlük, çorba vs. gibi bilimum tuhaf kelimeleri çabucak öğrendi, 18 aylık olmak üzereyken ancak adını söylemeye başladı. Bütün çocuklarda benzer sanırım, neden ki?
Related Posts with Thumbnails